Yazarın ismine tıklayarak tüm yazılarına ulaşabileceğinizi biliyor muydunuz?
iskambilden köprüler
İskambilden Köprüler 2004'te Sarphan Uzunoğlu ve Mehmet Eren Acararıcın tarafından kuruldu. Site 2007'ye kadar birçok yazara ve yüzlerce yazıya ev sahipliği yaptı.
Şimdi ise buna zamanın ardından bir araya gelip, kaptanların gemiyi terk etmediğini göstermek adına, daha farklı yaşanmışlıkları yazmak için kepenkleri tekrar açıyor.
Bu sokak hep çok karanlık gelmiştir bana. Hayır, sokak lambaları yanmadığı için değil. Ya da araba farlarıyla yıkanmadığından da değil ki kapalıdır ucu, çıkmazdır arabalara ve lambalar da gece gündüz ısrarla yanmaz. Karanlığı başkadır bu sokağın. Ne bir kapkaççı karanlığı, ne de çareyi tinerde bulanların. Daha çok, nasıl denir, huzura yakın, paylaşıma uzak derin bir fakirhane açmazı. Meteliksiz, düşmansız-ve dostsuz güzel bir karanlık…
Islık çalıyorum - derler ki beceririm çalmasını-. Ve karanlığı dolduruyorum uydurduğum ezgimle. Ellerim cebimde yine. Hiç şeytan gelmiyor bu sokakta gece çalınan ıslıklara. Taşları sayıyorum sokaktaki. Meraklanıyorum yine bin altı yüz otuz yedi çıkar mı diye. Evlerin ışıkları solukça yansıyorlar küçük ve biçimsiz taşlardan yüzüme. Üç yüz altmış beşte karıştırıyorum hangi taşta kaldığımı, ıslıklı ezgim doruk noktasına ulaşırken. Bir ağır küfür geçiyor içimden, böylece ezgide sessizliğe bürünüyor. Gülümsüyorum. Sokak yine beni yutuyor.
İlk kez çok eskilerden bir hanımefendiyle bulunmuştum bu sokakta. Ağlıyordu olanca ergenliğiyle. Ben yeni yeni farkına vardığım erkekliğimle sarılmıştım kendisine. Nitekim tahmin etmiştim ağlayacağını ama minibüsle gelemediğim sokakta, mendil de alamayacak kadar parasız beklemiştim kendisinin gelmesini. Dertlerimiz küçüktü o zaman, öpülemeyen bir dudak kadar. Ve ben o gün ilk kez tadına bakmıştım, başka bir insanın ıslak nefesinin. Merak etmeye çalıştım şimdi ne yapıyordur diye ama umursamamaya alışmışım uzun zamandır. Yapamadım.
Bu sokakta ilk sabahladığım gün de bu ilk geldiğim gündü. Tek tük insanlar gelip geçti yanımdan. Alışkın değillerdi pek benim gibi gülen suretlere sanırım. Dikkatle baktılar genişlemiş yüzüme. Sabaha doğruysa sağ arka ayağı aksak bir köpek ilişti yanıma. O zaman fark ettim hala gülümsediğimi; ağzımdaki toy tadı kaybetmek korkusuyla hiçbir şey yememiştim. Garipti. Çocuksuydu, saftı. Uzun süredir anlamını yitirmediği kadar.
Önemli olaylarımı burada sindirmeye alıştım. Sınavlarım, finallerim, tezkerem, evliliğim, terfilerim, ödüllerim, ölümlerim, düşüşlerim… Her geldiğimde biraz daha kaybettiğimi anladım saflığımı. Ve taşlar hep bin altı yüz otuz yedi kaldı.
Şimdi, az önce üşüdüğümü fark ettim. İlk kez üşüyorum sanırım burada. Nedenini merak ediyorum. Ve merak ettiğime şaşıyorum. Yoksa insan mıyım yine? Elimi kaldırıp bir hırka isteyebilirim. Hayır. Doyasıya yaşamaya koyuluyorum insanlığımı ve yalnızlığımı.
İlk işime gitmeden de buradaydım. Bir büyüğüm – taksiratını affetsin diyemem Allah’a affetmez zira- demişti ki; “ bir yerden sonra; tüm duyguların köreldikten, yüzünü kırmızı tatminden başka bir şey güldürmeyince, bir an olur. Yine ağlayabileceğini hissedersin. Sanki masumiyetin hiç kaybolmamış gibi. İşte evlat o zaman ölümü beklemelisin. Çünkü melekler kenara ittiğin güzellikleri, ne kaybettiğini bil diye son kez önüne koyarlar. Sonra da kurşunu yersin.”
“ Abi gidelim istersen.” Tarık titrediğimi görmüş olsa gerek. Ya da gözlerimin yaşardığını. Herhalde ilk kez görmüştü böyle beni, on beş yıllık; hayatımı kollama, hayatını öne sürme, ölme, öldürme, ceza kesme, adam kaçırma, adam zehirleme, suikast hayatında. Büyüğüm aklımda hala. Küfrediyorum ağlayarak içimden ve teşekkür ediyorum zavallı Tarık’a belki bir gün, belki beş yıl daha verdiği için. “Git lan başımdan. Hepiniz, sittirin gidin başımdan” sesim on üç yaşında bir çocuğun ağlayarak annesine bağırması gibi çıkıyor. Şaşırıyor Tarık. Adamlarımı toplayıp son model arabalarıma bindirip gidiyor. Hazırım. Pişmanım. Ama hazırım gitmeye, gönderilmeye.
Ah İlknur. Sen demiştin değil mi? “Demedi deme” demiştin. Çok güzeldin İlknur çok ateşliydin. Ve ben hiç kimseyi seninle seviştiğim heyecanla öldüremedim.
Vakit tamam. Taşlar da hala yerinde. Bin altı yüz otuz yedi. Yoksa karıştırdım mı sayıyı. Mümkün. Ama mühim değil. Duyuyorum geldiklerini. Biliyorum hiçbir şey sormadan uyuz bir köpek gibi vuracaklar beni bu köhne sokakta.
İlknur. İsmin ne de uygun. Poe şiirlerinde ki zorlama rastlantılar gibi. Nefret ederim Poe’dan. Pabucumun alegoriği. Anabel Lee’miş. Pöh. Poe. İlknur. Gözümün ilk nuru, tek nuru. Sen demiştin be İlknur. Ölürsün bırak demiştin. Ah be tatlım. Bilmezsin sen. Kolay değil bir tanem. Hayatım kolay değil.
Islığım yine yerli yerinde. Eskilerden bir ezgi hani taa ben gençken çalanlardan. -Ulan sokak sattın beni şeytanlara.-
Karşıdaki apartmanın her katından birer adam fırlıyor. Nereden öğrendiler acaba sokağımı. Uzun süredir gelmemiştim. Vuracak adam arıyorlar. Beni koruyor olmasını bekledikleri adamlarımı. Şaşırmışlardır kesin. Namussuzlar sizi. Şaşırırsınız elbet.
Görüyorum katilimi. Uzun siyah pardösü giymiş. Nerden öğrenirler bu ucuz mafya ayaklarını bilmem. Korkuyorum. Yıllar sonra ilk defa. Pişmanım. Öylesine pişmanım ki körelttiğime duygularımı. Ağır geliyor şimdi yeniden duymak, insanı insan yapan şeyleri. Alçak melekler. Mutsuz gönderiyorlar beni zebani akrabalarına.
Sokağı boyayan bir klik sesi. Şakağıma dayıyor pardösülü. Gülümsüyorum. Delikanlılık – artık ne demekse- yapıyor aklı sıra yüzüme bakarak. Zavallı. Söyle İlknur sen bilirsin ölmeyi, sözlerim yarım mı kalır? Düşüncelerim devam eder mi anlatmaya? Meraklıyım pek. Şu melekler yüzünden. Kanım bin altı yüz otuz yedi taşa da değer mi acep? Kelime-i şahadet getirsem cennet’e bir kerecik olsun bakabilir miyim sence? Yaradan affeder mi acaba bu şuursuz ku….
Tepeden bakarken çok güzel herşey Birçok şeyin birçoğu Daracık bir tuvalde Hani bakarsın göremezsin Emin olduğun şeyleri Şahin misali yüksek yaylalarda Budur haller içindeki halim Bilirim ne olur biter Yükseldiğim yaylalarda Ama göremem Merak yer içimi Bulutlar arasında...
“Bana göz kırpma” dedi kız. “Ben senin arkadaşın değilim ve öylede hissetmek istemiyorum”. Halbuki adam yaradana bile göz kırpardı. Samimi, yakın, sıcak. Adam eğildi kızın incecik, şiir gibi dudaklarına -ki o dudaklara ne şiirler yazılmıştır- bir öpücük kondurdu. Kız anladı. Adamı bekliyordu arkadaşları. Merakla soran gözlerle. Adam halletmişti alışkın olduğu üzere. Kısacık kırptı sol gözünü. Samimi, muzip, sıcak. Arkadaşları anladı. Beş dakika sonra kahkahaları, sınıftan koşarak çıkan öğretmenin çığlıklarına karışacaktı. Adam ve kız listeyi inceliyorlardı elele. Başarı, kucaklamıştı onları bir daha. Sarıldılar. Şiir gibi dudakları sessizce okudu yine adam. Telefonu aldı eline. Dost ses karşıladı merakla. Adam gözünü kırptı yine. Telefon taşıdığı sese bir de iki göz kapağının öpüşmesini ekledi. Dost ses anladı... Kalabalık ve gürültüyle yıkanmış ve neden hala kirli kalabilmiş bir garda şimdi adam. Çok ötelerden bir özür, sevilmeye başarıya mutluluğa karışmış. Adam buna birde, hemencecik bulduğu eve dönüş biletini ve aşureyi ekledi. Şükretmek istedi hep yaptığı gibi. Dolunayın yokettiği yıldızlardan yana kaldırdı başını. Sol gözü inip kalktı sağın yokluğunda. “O” anladı...
Hayat fotoğraflara baktıkça geçiyor biraz. Yaşlılığına alıştığım suretlerin bir zamanlar kucaklarda sevilen hallerini görmek, siyah-beyaz kalıntıların ve utanmaz saat tik-taklarının, tüm kahkahalara inat seslerini yankıladıklarını düşünmek bir hayli garip. “Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışı”, saatlerin vardiyalarla kurulduğu enstitüde çoktan harmanlanmış bile. Ve siz ,insanlar kanıksarken, şaşırıyorsunuz. Müptelası olunan bir meyhaneye ilk kez girmenin verdiği gerginlikten pek de farklı değil aslında, hayata gidip gelmek. Yaşanan zamanlardan nedense yaşanacak zamanlar kalıyor geriye. Yani, güzel bir topluluğa dahil olduktan sonra, o insanlardan eleğinizin üzerinde kalanlarla ilgili yaptığınız planlar gözünüze çarpıyor. Bilemem, muhtemelen gençliğin getirdiği bir alışkanlık bu belki de. Hep ilerisini düşünmek. Yapılanları henüz sindirmeden. -İnsan yaşlandığını, plan kuracağı bir gelecek kalmadığı; elde avuçta kalanın parçalanmış, tam sindirilememiş ve yalnızca bir bölümünün kana karıştığı yaşanmışlıklar olduğu zaman anlıyor sanırım.- Farkediyorum ki beni mutlu eden, bana umut veren şeyler genelde gelecekle ilgili kurduğum hayaller ve beklentiler. Yaşlandıkça yüzlerin asılması bu yüzden belki de zamanın iplerine. -O ipler ki bazen yüzleri asar, bazen de kuklalarını oynatır silüetleri pinokyoya benzeyen insanların.- Ve pinokyolar hep biraz yalancıdır. Belki ip oynatmaz onları ama bağımsız oldukları da yalandır. Onlar yalan söylerler- burunları uzamadıklarından mıdır bilinmez-. İplere tutunarak yollarını bulduklarını inkar ederler sonsuz hayat karanlığında. Yalan mı daha zor bağımlılık mı? Kimbilir...
Açma ağzını Kaçıverir işlenmiş sözlerin ağzından Pinokyolar Kırar burunlarını Yalanlarına şaşarak. Küçük kız masumiyetini ancak kulağın fark eder Maval diye. Gayri hızlısındır masumiyetinden. Rumi deyişleri utanır senden. Göründüğün değildi olduğun Ve nefret ettin Olduğunu görünce. Postere benzedin çocuk Yıprandın kuşe kâğıdından Çalışırken göstermeye kendini. Yazamadın bile Kayıp senliğine inat. Kâğıtlar yüz çevirmiş senden olmayan her yana Elini kiri çıkmaz artık güzelim kalemlerden. Samimiyetindi manasızlığına perde. Ve yıktın perdeyi eyledin viran Dahi yok saklanmaya zaman. Açıkça söylediler çocuk Avuç içi kadar etlere yem oldun. Değiştin yozlaşmış özüne Sıradanlaştın çocuk Koktun arşiv dosyaları gibi tekdüze. Saldırma çaresizce her yanlışlığına Zira çare yok hatalarına. Geri dönmek mümkün değil be çocuk Kirlendik bir kere aferin bolluğunda. Dua et be çocuk Hangi dine istersen Şarkılar dinle tatminsizliğe dair. Tövbe et çocuk, üzüntüne boğ Saflığını örten her lekeni. Dua et çocuk Ata’n affetsin atfettiği ismini nazar. Yalnız kal çocuk Aklın başına gelsin
Yalnızlık fikrine alışıyorum galiba. Yani sadece sevgili yahut hayat arkadaşı manasında değil. Arkadaşlar için de diğer tüm insanlar için de aynı şey geçerli. Fark ettim ki insan dediğin yalnız başına hayatta kalabilmeli hayatta. Tek başınalık duygusu insanı arkadaş masasında da sevgili kucağında da terk etmemeli. Aslolan fert olmalı. Kendi kendine mutluluğu bulabilmeli, her ne kadar sosyalleşse de. İnsan dayadığı zaman kendini herhangi bir başkasına, kontrol edemiyor olup bitenleri. Başkasının kayığında kürekçi nereye çekerse oraya gidiyor. Çok kayığa bindim. Ve pek çoğuna da çağırılarak gittim. Bazısı benim istediğim yere çekti kürekleri, kimisi sevdiğim yerlere götürdü. Ama öyle zamanlar vardı ki, şaşırarak kabullendim gittiğimiz yanlış yönü. Bazen istemediğim yerlere götürüldüm ve şimdi fark ediyorum ki kürekçi istese atardı beni denize. Kalıverirdim yalnızlığın soğuk suyunda.
Kendi teknesi olmalı insanın. Herkese açmalı kapısını. Binenler de inenler de değiştirmemeli rotanı. İşte o zaman fert kendi olur tutar dümeni, pupa gier istediği yere. İnmek isteyenler olur elbet ve indirmek istediklerim. Atmam elbet denize ama filikalarım olur salarım usulca. Kontrol bendedir dediğim. Hayat benimdir, yelken benim. Nereye istersem oraya. Ama belli mi olur. Kabarıverir deniz…
Yani içine atmak ve can sıkıntısı yalnızca bahanesi oluyor işin. Açıkçası Sarphan'ın attığı bir mesajla başladı her şey. Hadi, diyordu; topla yazdıklarını site kuralım, nete düşelim. İşte hemen hemen böyle bir mesaj. Acayip heyecanlandım. Zaten uzun zamandır bir toplama hayalim vardı. Artık kitap mı dergi mi defter mi diye düşünürken bir anda "reddedemeyeceğim bir teklif" geldi.
Ve hemen işe koyulduk. Yazılar zaten hazırdı, yayınlayacak heves de vardı. Yalnızca biraz motivasyon ve uykusuz bir geceye ihtiyacımız vardı... Bir gün bile beklemeye tahammül edemedik. Yarım yamalak açtık siteyi. Tabi koca siteye sadece kendi yazılarımızı koyacak halimiz yoktu.. Hemen arkadaşlarımızı aradık. Sadece kendileri için bir şeyler yazarken ya da kimseler okuyamazken içlerinde koca kitaplar birikmiş arkadaşlarımıza haber uçurduk. İşte böylece kurulmuş oldu İskambilden Köprüler.
İçerdeki şeyler belki sana hitap etmeyecek ya da gülünç gelecek, olsun. Buraya kadar okumuş olman bile güzel. Zaten ne para peşindeyiz ne de egomuzu tatmine uğraşıyoruz. Yalnızca kimseye söyleyemediğimiz şeyleri "herkese" yazmaktı isteğimiz. Tahammül gösteren herkese..