iskambilden köprüler

İskambilden Köprüler 2004'te Sarphan Uzunoğlu ve Mehmet Eren Acararıcın tarafından kuruldu. Site 2007'ye kadar birçok yazara ve yüzlerce yazıya ev sahipliği yaptı.

Şimdi ise buna zamanın ardından bir araya gelip, kaptanların gemiyi terk etmediğini göstermek adına, daha farklı yaşanmışlıkları yazmak için kepenkleri tekrar açıyor.

2004 model köprü'yü ziyaret ettiniz mi?

su & mea
sarphan uzunoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sarphan uzunoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2009 Pazar

Şimdi

Bıraktığın her şeyi yakıp bir kutuya senle bitirdiğimiz o reçelin kavanozunun içinde kaldıralı çok oldu. O kadar çoktan o kadar aza dönüşmeni izlemenin zevki bir başkaydı biliyor musun? Şimdi ne o kutuyu kaldırdığım yeri hatırlayabiliyorum ne de reçeli yerken bana verdiğin sözleri. Sahi ne manasızmış söylediklerin. Şimdi şimdi anlıyorum boşu boşuna içime koyduğun umutlardaki anlamsızlığı.

Biliyorum hiçbir şey değiştirmiyor yazılanlar. Yüzünde parçalanması gereken bir kadehi tutuyorum elimde. Bir nefretin fermuarını çekiyorum, her şey hazır, gittiğinden beri artan özgürlük sevgim engelliyor olası bir cinneti.

Artık hiç reçel yemiyorum. Biliyor musun? Ölünce kendimi yaktıracağım ve senden kalanların küllerine karıştıracağım kendimi. Belki o gün görürüm, sen mi uğrunda harcanan bir hayat mı daha değerli!

Senin İçin

Senin için pek bir şey değişmemiştir muhtemelen.

Hala geç uyanıyor, saatlerini ayna başında bir başkasını bekletmekle harcıyor ve yine de güzel olamıyorsundur. Yazık.

Senin için hiçbir şey değişmemiştir bence.

Nasılsa acıtmayı öğrendiğin günden beri acıtıyorsan kendin dahil etrafındaki her şeyi, hatta en boktan nesneleri bile.

Senin için çok şey değiştirenler de olmuştur.

Eminim güzel olduğunu düşünen, senin değerli olduğunu sananlar da olmuştur hayatının köşebaşlarında. Yazık! Ne büyük yanılgı onlarınki.

Biliyorum ki senin için her şey aynıdır hala.

Sen, güzellik takıntıların, beğenilme isteğin, kırılan tırnakların, kalbine sinmeyen kokular.

Bir boşluktan ne beklenebilir ki daha?

17 Temmuz 2009 Cuma

Cinayet Öncesi Son Telefon Görüşmeleri

Sen kan akıtmak istemedikçe, can almak istemedikçe aramazsın zaten vakitli vakitsiz. Biliyorum, en az sen kadar ben de istiyorum bu sefer acı çekmeyi, öldürmeyi, paramparça etmeyi. Biliyorum, bir cam parçasının her yanını kesişini izlemek zevk verecek ve sanık yazacak bir mahkemede uzun ve alengirli ismimin yanıbaşında. Oysa aşk bu ya, bir mahkemeye en uzak durmamız gereken dönemlerdeydik, bir muhakemeyi en az kaldırabilecek günlerde.

Mantığın terazisinde tart beni şimdi, sözcüklerini de kendi kefene koy, suskunluklarını sakın koyma tartıya, sen bir suskunluğun ağırlığını hissedecek kadar hissetmedin zaten beni. Boş uğraşlardayım biliyorum, bir ayrılık treninin raylarına bırakılmış bozuk para gibi deneyseldim sana göre, sevinecek miydin paramparça olduğumda ya da dümdüz?

Hep emprovize yaşamayı denedim ben. Plan yapmadım bir kadının dudaklarında kaplayacağı yerle ilgili dudaklarımın, bir başka tende acı anılar bırakmak gibi bir hedefim de olmadı bugüne dek. Hayat planlandığı gibi gitmek zorunda değil; ancak kötü planlar yapmamak kimseyi iyi biri yapmaz!

Kısacası ben erkektim, kaçtım her daim bazı sorumluluklarımdan. Kısacası kadındın, senin aklın karmaşık ve gizemliydi olmaması gereken tüm sıfatlara sahipti çoğu zaman. Kısacası ben yeterince eğilip bükülseydim, yeterince ehlileştirilmiş olsaydım daha kolay olurdu her şey.

Bir daha görüşürsek yanında bir kırbaç getir, öfkemi sustururken ihtiyacın olabilir.

Eller

ellerimin arasında bir çift bıçak alıyorum şimdi,
sen ve ben gibi paralel yerleştirip her ikisini
kavuşturuyorum parmaklarımı kanın sponsorluğunda
ne güzel şeymiş yaşamak
bileklerinden aktığında!

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Dudak Payı

Dudak payı bırakıyorum her yatağın kenarında

Soğursa içemezsin biliyorum diye bir battaniye oldum,
giriyorum soğuk gecelerde koynuna.
Ne garip ki bir yaz gecesi üşümek yazıyorum,
Çay kaşığının boş bardaktaki hüznü belki bu
Hafif ılık ve soğumuş çayın çoktan içilmiş yerlerinde kalan yanı
Oysa biliyorsun bir çay içimi kadar bile vaktimiz yok şimdi.
Üşümek ne garip kelime, sıcağı dudaklarında tattığım bu yaz akşamında
ve dudakların ne güzel, bir şiiri ele geçirmişler,
gün doğumundan, gün batımına.

28 Eylül 2008 Pazar

Dalga Boyu

çok yol kat etmişim kendime
huzur bile bulmuşumdur
sen bile görmüşümdür içimde
hani sen de çok iyi bilirsin
soğuk olurdu ve geceleri küfrederdim
battaniyesi olmayan o otele.
bir kez daha gidelim derdim
bir mart gününde
ya da şubat'ı terk edip
battaniyesi olmayan o yere.
belki de tek battaniye topraktır
tek uyku ölüm
uykusuzluk canıma tak etti
beni sensizliğimle ödürün.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Zor

Neyin zor neyin kolay olduğuna ben karar veremem elbet, ne yazık ki bu konuda senin kadar yetkin değilim. Özlüyorum. Kim olduğunu sen biliyorsun ben seni hatırlayamayacak kadar çok seviyorum o kadar çok unutuyorum ki seni bazen, sen olup uyanıyorum. Nasıl oluyor deme, ben sen olmayı beceriyorum ve bir başka sen olduğunu unutuyorum.

Sen gibi terk ediyorum, sen gibi seviyor sen gibi sevmiyor, sen gibi acıtıyorum. Aramızda bir fark olsun istiyorsan eğer lütfen söyle:

"Ben gibi olmama yetecek kadar sevemedin mi beni?"

Sabah

Bu sabah uyandığımda
Her yerime işemek zorunda kalacak bir deli
Öncelikle de kalbime
Yaraları işeterek saracağım
İçine sıçtığın bu hayatta
Atlayacağım o son rakımı
Baştan sayacağım

24 Eylül 2008 Çarşamba

Tükenmez Kale(m)

Her şey bitince başladın sen bende,
Umut bitince, masumluk yitince başladın.
Üstüme yük diye sorumluluklar bindirince
Bir bildiriyle açıklandığında hain olduğum
Gecenin yalnız olmam gereken saatlerinde.
Hüzündün sen,
Üstüne kanımı sürdüğüm havluyken hayat
Bayat suyu içmek zorunda kalmış gibiyken
Bir daha kullanılmayacak diş fırçasıyken ya da
Beni yazanın attığı son fırça
Vurduğu son fırça darbesiydin bana.
Evet tanıdım seni,
Yüzünde hüznü
Gözlerinde bir gidişin izini tanıdım.
Tanımasam şaşardın biliyorum
Biliyorum ne kadar aşinayım kaybedenlere
Biliyorum sen de beni tanıdın tanıyalı alışıksın yitirmelere
Yarın sabah darbe olabilir,
Bu yakılmaması gereken bir mektupken yakılabilir
Tükenmez bile tükenebilir...

O yüzden bir sen kal geriye
Tükenmez Kale(m)

8 Eylül 2008 Pazartesi

Kadınıma


kaldır şu yalnızlığı şurdan
eşyaları toparla kadın,
hüzün şu kara torbada dursun.
yalnızlık leş kokar sıkı bağla ağzını
fotoğrafları yak,sensizlikten bir şey kalmasın.
sana taşınıyorum bu gece kadın.
her şeyimden kurtuldum.
kalemim,kağıdım var onlarla da seni anlatır sana ağlarım kadınım…
hatıraları yak kadın.
tüm yarım rakıları dök sensiz içilmiş,seninle sevişilmemiş yatakları yak
sensiz uyanılmamış sabahların kahvaltı kırıntılarını
süpür şu lanet olası mutfaktan
sen kokmayan kıyafetlerimi kapıcıya ver
soy beni ve surlarımı yık kadın.
ağlayana kadar sevişmek istiyorum seninle
eskiden ne varsa yırt defterden
ve yırtılmış sayfalar arasında benim ol kadın
sensiz nefes alamıyor,mutlu olamıyorum
önümden sen yokken geçen aşıkları öldür kadın
sensizlik cinayeti anlatıyor.
şu yastıkla muhabbet kuşunu boğ,
bana kendime söylediğim yalanları anımsatıyor.
günlükleri yak,soyun ve yanıma yat.
boşalmış evin her köşesinde inlemek,sevişmek
ve uykuyu ertelemek bu gece.
bir çarşamba gecesi geldin sensiz salıları
takvimden yırt kadın..
çocuklarımıza çarşamba renginde adlar takalım..
bana bir çift ayakkabı getir,cam üstünde yürüyorum
kanadı ayaklarım!
bak bu lise fotoğrafım.
o günler adını bile duymadım. yak hatıraları;
ama bedenimle ısın kadın.
bu dizeler ilan-ı aşkıdır ve izdivaca davetidir
karanlıkta garip bir ozanın.
duy beni kadınım.
sensiz ne soyadım kalır
ne de hatırlanır adım
duy beni kadınım bu dizeler aşkına dizilmiştir
bu dizeler yalın,bu dizeler yalnız
onları buradan kaldır
yine tam anlatamadım..

Cinayet...


Ben her cinayetimde önce kendimi öldürürüm. Kaza süsü vermem hiçbir şeye, yaptığımı belli eder, iz bırakırım. Çünkü benim cinayetlerimde acı vardır, hüzün vardır ve ölüm gerçek bir ölüm değildir. Bir terk edişin bıraktığı sonsuz karanlıktır bu. İçine işler, yüzünü kemirir, vücudunu çürütür. Sende seni sen yapan şeyi alıp gider benim cinayetim; ama ben sandığından masum bir katilim.


Acıma duygum vardır. O yüzden hep bir anda çekip giderim. Aylar süren bir cinayeti arzulamışlığım çoktur; ancak bir cinayeti çok kişiyle işleyemem. Başka bir bedende kaybolurken seni öldürmeyi arzulamak yanlış gelir, aldatamam bir başkasının kanıyla seni. Bu benim için bir iştir çünkü. Seni öldürmekse bir zevk, sonu gelmeyen bir sevişme gibidir. Gidip gelişlerim ölümedir senleyken, o son ansa arkamı dönmeden ve ağladığını bilerek yürürken yaşarım. Benim boşalmam, senin gözyaşların, senin kendinden geçmiş yalnız ve ölümlü çığlıklarındır.

Ellerini tuttuğum tüm kadınları öldürmem gerekecek, üzgünüm seni de. Bırakmamalıydınız o eli. Bir sarmaşık gibi sarmalasaydınız bedenimi, işte o zaman affedebilirdim sizi; ama olmadı. Başaramadınız. Jiletin keskin yüzü sana denk geldi, kesmeyen yüzü bana. Hayat adil değildir; ama ölüm adildir. 

7 Eylül 2008 Pazar

Artık Sevgilim Değilsin

Duvara yaslanmış tellerinden biri kopmuş gitar… Ellerime aldığımda kendimi nasıl bü

yük, nasıl sıradışı hissettiğimi hatırlıyorum. Bir başkası için değil kendim için yapmak istediğim bir şey olduğunu onu çalmanın ve o gitarla bir gün bir sahnede hayatımın en büyük doyumunu yaşamanın hayalini. Bazen gecelerce uyumadım öğrenmek için, bilenlerine sorduğum gün uzaklaştı benden, her gitar gibi oldu, başka parmaklar başka  duygular gezdi sanki üstünde. Her gitar gibi ömrü geçmişti ve asla kurtulamayacağım bir anı gibiydi.

Belki de budur seni en iyi anlatan. Elime aldığımda bana özgürlüğü tatma şansı veren, kendimi hayat sahnesinin doruğunda solo atarken görmemi sağlayan. Her aşk içimde kendi rockstarımı yaratıyor benim. Bazen çok obsesif, bazen çok rahat, bazen çok tutkulu. Senleyken hangisiydim, senleyken neydim, kimdim? Yaratım süresinde uyuşturucuya ya da kötü bir prodüktöre kurban gitmiş gibiydim senle ben. Elbette başkalarına sordum önce, aşkın ne olduğunu, kadınların nasıl mutlu edilebileceğini sordum. Karşılığında aldığım öğütlerden sadece “kadınlar mı, onlar seni yaralamaktan başka bir şey yapar mı sanıyorsun?” diyeni hatırlıyorum bugün. Sen üstüne çok düşünülmüş, sen içimi ele geçirmiş; ama beni büyütmek yerine beni çürütmüş bir hayalsin. Ne miydi seni o gitara benzeten. Bizim şarkımızın eksik notası mı  vardı  yoksa sözler mi hatalıydı…

Senin nakaratın yoktu belki de. Sen söyleyemiyordun, sen sevsen bile beceremiyordun anlatmayı. Bir hiçe aşıkmışsın gibi, bana varlığımı gösteren ayna olmadın hiç. Senin varlığınla idare edişimdi zaman.

Yoruldum, aynalara bakamaz oluşum da bu dönemdi belki de. Sen bana ben olduğumu hiç hatırlatmadın, nakaratını ne söyledin ne de yazdın bu şarkının. Kendi yazdığım şarkıya geri vokal yapmak koyuyor bana.. O yüzden bir başka aşkın bitiş şarkısı sürüklüyor beni geceye: “Artık sevgilim değilsin…”

Aslında Giden Değil Kalandır Terk Eden...

Misafirlikten kalkamamanın verdiği tedirginlik. Bilir misin bu duyguyu? Hani iki kişi gitmişsinizdir de diğerinden beklersin hep ilk hamleyi. Bu öyle kolay da değil. Tek kişi geldim ve kalkmalıyım. Bu ev, bu ev sahibi o kadar da tanıdık gelmiyor artık. Aynada kendini görmüyor olabilirsin. Belki de bakamıyorsun artık aynalara...


Biliyor musun, görüntün artık korkunç geliyor bana. Bir gidiş, bir bitiş, bir terk ediş tek hatırlattığın. Oysa ne kadar bendenin, ne kadar yakın bir bedendin başladığında her şey. Neyini sevdim, onu bile hatırlamıyorum şimdi! Yazık, değil mi? Hem de çok yazık emin ol... Yani bu kadar bıktırabiliyorsan kendinden, bu kadar yorabiliyorsan.


Karanlık bir güç tarafından emilip yok edildi hayat enerjim. Güz falan değil bu, başka bir şey. Bencilleştirdi beni önce. Artık yeteri kadar sen ya da bir başkası kalmadı içimde; ama yeteri kadar ben de kalmamış bende.


Bensizliğim bana ağır geldi, sen beni suçladın bu yüzden. Garipti. Kayıplar gariptir, kendini kaybetmek benim kitabımda trajik.


Şarkı bitiyor...


Isınıp uyumayı unut,

Sarılıp ağlamayı da....


2004'ten kendime mektuptur...



En Sevdiğim Kadın

En sevdiğim kadın, diye başlamak istiyorum bazen. Sola yatık yazmamayı öğretmiştiler bana, kalbimin olduğu yöne eğilmedim o günden beri. Korktum, kaçtım ondan. Sol elle yazmak bile sakıncalıydı ki sol elle düşünmek sol taraftaki o hayvanı harekete geçinmek zaten yasaktı. Bu yüzden en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum.

Çünkü sevdiğimi nasıl anlatacağımı eskisi kadar iyi bilmiyorum. Bildiğim şeyler var elbet. Gidişinin çok koyduğu gerçeğinden bahsetmeye ne dersin? Dokuz yıl olmuş biliyor musun? Dokuz koca sene sonra gidişini kime anlatabilirim ki? Bir ölümden farkı nedir bu gidişin? Kelime oyunlarının iflah olmaz kazananı olduğum kadar bu oyunların sonuçlarına katlanan hep bendim. Belki de tüm o oyunların şarapnel parçası bizimse yaralananlar olduğumuz bu saldırı bir gün geçer.

O güne dek en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum. O güne dek biliyorum ki o üç harfli şeyi içimize kim ya da ne yazdıysa acı çekmemizi istiyor olmalı.

Bir Şehir Hikayesi

Çocukluğumun,bebekliğimin geçtiği yeri anlatmak için çok çocuk ya da çok genç olduğumun farkındayım;ancak oranın bana hissettirdiklerini anlatabilecek kadar yaşlı hissediyorum. Şehir olarak terk ettiğim,hayatım boyunca sokaklarından korktuğum yere döndüğümde yaşlanmış bir akraba gibi bulacağımı bilmiyordum O’nu. Tahmin ediyordum saçlarına ak düşmüş olabileceğini,yavaş yavaş duymamaya başlayacağını,huysuzlaşacağını,beni önce yadırgayacağını biliyordum tabii ki. Alışık değildi böyle şeylere. Sokaklarında lastik ayakkabılarla yürüdüğüm bana ilk dersimi veren ilk korkum ilk aşkım ilk yaz sabahım ilk kış günüm beni böylesine üzmeyecek sanıyordum.
Ayakları tutmuyordu. Bundan olacak tüm gazeteler bir başka komşu aracılığıyla getiriliyordu bu yaşlı kadına. Alışverişini başkaları yapıyordu. Evinde yemek bile pişmiyordu;komşular bakıyordu O’na. Bakışları değişmişti. Sevecenliğin yerini korkaklık almıştı. Güvenmiyordu insanlara. Torunları çocukları bambaşkaydı. Bıraktığımda benle yaşıt olanlar büyüyüp ya bir markanın ya da bir şey olmanın verdiği keyfin esiri olup şehri terk etmişler ya da yaşadıkları şehri bu güzel kadının yanıbaşında olmalarına rağmen yalnız bırakmışlardı. Saçlarını kestirir gibi yollarını yaptırmışlardı şehrin. Taşların üstüne taşlar koymuşlardı. Makyajı güzeldi ama kapatmıyordu kırışıklıkları. Unutulmuşluk denen şey birkaç taş parçasının,büyük binaların,para getiren sanayi tesislerinin,birkaç gazete haberinin silebileceği bir şey değildi. İlk dostları çoktan terk etmişti şehri. Aslında bu tam bir terk ediş sayılmazdı. Yere dik duran taşlar olup toprağa karışmışlar en sonunda bir bahar çiçeği olarak kokularını sarmışlardı şehre. Büyük dedelerim büyük annelerim vardı şehrin kokusunda. İçime çektim gelmedi koku,git dedi: sen yabancısın. Yalandan da olsa gözyaşı dökmesini isterdim bu git’ten sonra. Bakmadı bile şehir. On iki yıllık evimin önünden geçtim. Balkonunda başka bir kadın oturuyordu ne annem kokuyor ne de babam gibi soluyordu. Evin hemen altındaki dükkanda alışık olmadığım şeyler satılıyordu,çocukken veresiye defterini kabarttığım pastanedeki adam bile zor tanır olmuştu beni ve hala doğru söyleyemiyordu adımı. İlkokul sırasından tanıdığım arkadaşımı gördüm. Selam verecek oldum,o da kadın kadar huysuz muydu yoksa kadını unutanlar kadar vefasız mı,bilemedim. Geçip gitti yanıbaşımdan. Din dersinde çektiğimiz kopya da boşa gitmişti,kutuda kalan son 0,5 uç da. Unutulup gitmişti işte,bir çocuk olmuştum gözünde,öğretmenin yanında bir yerde mavi önlüklü bir hatıra,o kadar işte. Beni kollarımdan çekerek zorla aldıkları şehir,beni zorla atıyordu dışarı. Unutulmuş bir yumurtada şans eseri doğmuş piç bir kaplumbağa gibi duruyordum ortalıkta. Kimse sormuyordu,kimse neden geldin bile demiyordu,herkes unutmuştu,kadın benim için de ölüyordu.
Kapıyı kapatalı çok zaman olmuştu. Bu bir terk ediş değil buruk bir ikinci veda olacaktı. Fotoğrafları bile sararmış bir akrabayı yıllar sonra denecek kadar uzun bir zaman sonunda gördüm. Elleri titriyordu. Tutayım dedim,kalayım çocuk olarak,yarın izin vermiyordu. Ne gidebildim ne kalabildim şehirde. Bu sefer ben şehri değil,şehir beni terk etmişti.

Sarphan Uzunoğlu
01/09/06

Deliler


Gözlerim, yüzüm, bakışlarım yaşlanıyor. Eskimiş derisini atabilen bir yılan olmak isterdim; ama o yılan gibi dıştan değil içten kurtulmak isterdim kendimden. Eksilen ya da artan ne bilmiyorum içimde? Rengini benim bile hatırlamadığım sayfalara benim için yazılmış yazılar okuyup gözlerimi yaşartıyorum; böyle böyle kurtulmaya çalışıyorum içimden ve yine de başarısız oluyorum. 

Uzandığım tüm kumsallarda kumları sayıyor kafamdaki deliler ve ben o delileri seviyorum. Teker teker kum tanelerini sayarken sevgi dolu sözcükler söylüyoruz birbirinden farksız taneciklere; ama biliyoruz ufalanmamış o koca kayanın minerallerini yalamak tüm derdimiz. Deliyiz… Ellerimizin içinde kandan dövmeler var; her savaşta meydana çıkmadan yeniğiz. Kalbimiz ilk çatışmada ağır yara aldı o günden beri sarılıp tutanımız yok, boşluğuz biz kara deliğiz.

Gidişleri erken tattık ki dönüş nedir öğrenmeye vaktimiz olmadı henüz; arkada bırakılanları göremedik çünkü önümüze baktık; geriye bir daha hiç öyle olmayacak bir kalp bıraktık, biz kötüler bırakılanlara yanaşmasın diye bırakılan son korkulukların kaderine gebeyiz. Aşk cinayetleri göreceğiz ve kargalar ciğerini çekip götürecek sevgimizin ve sevgi sözcüklerimizin. Gittiğim her tatil içinde başka bir yorgunluk barındırıyor ve artık aşık olamıyorum kumdan kaleler yapılan bir kumsalda çok beğendiğim, çok sevdiğim nice kadına. Süs bebekleri aldım ve kızımı sevindirdim. Bir kızım olmadığını biliyorum, o süs bebeklere sevinen içimdeki hain de kim? Hangi dünyaya gelecek bebekten bahsediyoruz, yazıklar olsun diyen şarkılar geçiyor içimden ve ben her duraklamalarında alkış tutuyorum kendilerine. İçimde kadrolu deliler var; ama bıyıkları yok, kıvırcık kirli sakallı ve yorgunlar… Her limanda sevgililer bıraktı her delim limandan çok delim; gemiden çok limanım, aşkımdan çok aldatılmışlığım var, onlara katıldım; artık biz yeniğiz. Süs bebeklerinin kafalarını koparmış kedi; kedinin kafasını koparmış deli; delinin kafası hala yerindeyse suçlu ben miyim; bir kelle karşılığı karşılıksız sevgi hak eden miyim? Karşılıklı karşılıksızlık arayan o delinin anlattıklarına inanan tek ben miyim? Ellerime inci kolyeler aldım; süt beyaz sevdim ve ben midyeden hiç inci çıktığını görmedim.

Sarışın, esmer ve kumral bir kadını bir araya getirip hepsiyle içki içip, her biriyle tek tek seviştim. Delilerle ben yeterince kalabalığız; kalbim iki kadını kaldırmaz, toplu halvetlerden geçtim. Çok ses yaptım severken ve sevişmek zaten yanlış bir eylem akşam saatlerinde ki inadına gece sevişilmeli promil yüksekken ve başkasıyla sevişilecek kadar unutulmuşken gerçek aşk; ben bu yüzden kimseyle sevişemedim, belki deliler; onlar kimi sevdiyse arada ben de sevdim.

Melodik şiirler okudum, üzüldüm. Yer tutmayan şiirler şarkılar okuyup dinledim; ama yerini tutmadı. Kimsin nesin aradım bulamadım; delilere sordum bilmiyorlar; ama tadını, kokunu özlemişler. Kokunu tadını sordum bilmiyorlar. Delilere inat ben bu boşlukta ölümü özledim; şimdi kendimi içine atıp kurtuluşu arzuladigim o kara deliğim..

Git

Gemilerden inip gemilere biniyorum...
Bilip bilmedik denizlerde tanımadık yüzler seviyorum.
Bıçaklar saplanıyor bedenimin bir yerlerine
İçimde kırmızı sıvı azalıyor
Tanımadık yüzlerde acıyı görüyorum
Fırtına görüyorum, gri ve siyah
Beyaz arıyorum, kan lekeli kumaşlarda
Ziyan edilmiş sevgililer atlasım
Başka adalarım, haritalarım var.
Bu yüzden gidip gitmemekte serbest bırakıyorum seni..
Kocan, sevgilin, herhangi bir şeyin olamama ihtimalimi sevmiyorum.
Tetikler çekiyorum beni doğuran kadından gizli
Namlular doğrultuyorum şakağıma dayıyorum..
Siyah beyaz bir fotoğraf olma ihtimalimden, kalabalıkta tanınmayacak o yüz olmaktan kaçarken.
Lanet olası bir başka günde seni bir başkasının kollarında görme ihtimalli cinayet itirafları yazıyorum..
Senaryolar yazıp sonuna bizi koyamadan ölüyorum.
İnancımdan, güçsüzlüğümden, inançsızlığımdan, kibirliliğimden dem vuruyorum.
Gemiler gidiyor ben izliyorum
Üşümeye isteriğim ve bir güvertede olmaması gereken bir karadeniz fırtınasında ıslak
Olmamam gereken bir yerde senden izler taşıyorum.
İyileştiriyorum kendimi ve sıvı, can taşıyan kırmızım zaldı iyice.
Görüntüler görüyorum belli belirsiz...
Bir kundak, bir araba , bir beşik, bir karne hediyesi işte..
Başka anılarım, dünlerim, sevenlerim..
Bir başka gemiye atlıyorum bu gemiden
Poseidon'a selam çakıp gidiyorum uzaklara
Çok uzak değil buralar
Bir silah
Bir tetik
ve amaçsızlık gereken
Amaçlardan geçiyorum...
Gelip gelmemek de serbest bırakıyorum demiştim
Yanıldım
Kalıp dönmemekte serbestsin...
Git gidebileceğin kadar uzağa.
Bir gemiye binip git benim gibi
mümkünse tam tersi bir yönde ve durgun bir denizde..
Yıkılmamış bir çocukluk düşünde yüz sen
Ben ihtimaller çoğaltıyorum
Uzaklarda olmak güzel
Keyfini çıkarıyorum.

Memet

Eskimiş terlikler duvara yaslanmış temizlikçi kadın tarafından ve terlikler bulunamıyor tek kişiye uygun iki kişilik hücremsi odanın içinde. Parmaklar soğuk ve pijama da kalın geliyor Ege’nin öptüğü şehrin gecelerine. Oysa düşleri başka insanları’na uygun bir akşam değil bu. Düşlerin de kusurları var ve her hayal uğruna yaşanacak bir şey vermiyor insana. Aklından bunlar geçti. Şarabı bırakıp düşe başladı o an Memet. 
Şarabı yeni bitmiş, dolduranı yok ki! Hava nemli ve ağır. Koğuşlarına yalnızlık çökmüş yatakhanenin ve arkadaşlar zevk-i sefa’da malum mekanlarda.
Memet de isterdi kırmızı bisiklete binen bu ince belli pembe dudaklı kızın romanını her okuyuşunda aynı tadı almayı. Olmuyor,olamıyor. Kitapları var Mehmet’in boy boy. Bu gece gazeteler almış, gazetelere bağlı olarak Memet’in başını bir keder almış ve buna rağmen merakla gazetelere bağlı Memet. Nüfusunda Mehmet yazar;ama inadına sesleniliş biçimi Memet ve çok uyuz olur buna. Romantik ve kaleminden güzellik damlayan bir Can’ın yazısını okuyor. Aziz Dede’nin emanetlerine manevi torunlarına sırf dedelerini sevmedikleri için tacizci damgası vuranları okuyor, aydınını yakan aptal halka kızıyor haklı biçimde. Ceset gibi soğuk kendine dokunduğunda Memet. Tanımadığı bir şehirde onca mezarlık var yerini bilmediği ve her gece o mezarlıklardan daha soğuk bir yerde uyuyor. Gün onu çok yormuş gözlerini kaşıyor. Musalla taşına değmeden, kilise çanını duymadan uyanası var ve hoca da çok damardan okuyor ezanı. Bilmediği mezarlıklara yanaştı ve düşünde toprağa gömdü kendini. Elinde bir şeyi yoktu. Bir çakmak belki, kendini,aşktan ölmüş kendini, çıyan ve yılanlardan yalan da olsa koruyacak. Hiçbir şey rastlantı değildi ve bir Musevi ne kadar kindarsa Hitler’e ki bıyıklarının şekli bile kin duygusu oluşturur insanda, öyle karşıydı sahilde yalnız içilmiş bir öküzgözüne. Bok gibi hissediyordu Memet. Çünkü okulu tüketmeyi geçmişti çoktan, sabaha pandik atan geceyi tüketmenin yollarını arıyordu. Bildiği şeyleri ona öğretip öğrettim sananlara gülüyordu ve onların bunları kendi başarısı sanmalarına yalancı gülümsemelerle cevap veriyordu. Emindi ki başarılı olması, Memet’in yaşadıkları umurlarında değildi ve olmayacaktı, yirmi birinci yüzyılda insanın değeri fabrikadaki sakız kadardı ki sakızı almak parayla ; oysa can almak bedavaydı. Kaç Memet kıçı üşümüştü o sıralarda ve yapmacık seslerle kaç osuruk gizlenmişti kim bilir?
Sahile indi. Bir banka oturdu ve çay aldı bisikletli seyyar çaycıdan. Kumrucuyu bir kenara çekip aldıktan sonra kumrusunu en akşam akşam soğumuş tarafından bir güzel karnını doyurdu. Yalnız bir boka benzemeyecek diyordu yanındaki sarhoş sigara için ve sarhoşun sigara teklifini reddetti, sigara içmezdi, kendini öldürmek için daha güzel yolları vardı.Bir sabah ya da akşam vakti bile olmayan o götü boklu akşam saatinde kimseyi görmeyecek ya da görmek istemeyecek kadar yalnız. Tanrı biliyor razıydı burayı bırakıp gitmeye. Memnun değildi dört duvarından ve hayat damarlarının tıkanıklığından bu şehrin. Ruhun odalarında gezinip durdu. Hatıra defterleri, eski sevgililer ve sevgililerden kalma kokular bulup, yanında olmayan esmer, kumral ve sarışın kadınlara dokundu. O gün Memet kendini unutsa bulacak kimsesi yoktu serin ve bir o kadar da kirli sularda.
Kendini unutamayacak kadar çok seviyordu Memet. Elleri ve eldivenciyle arası soğuk Memet’in. İzmir’in yüze tokat gibi çarpan rüzgarlı eziyetli sokaklarında kimseyle sorunu yoktu.. Savaşı kendisiyle ve geçmişiyle. Unutamadığı kadınları oldu ve unuttuğu kadınlar ve henüz on yedi ya da on sekiz belki de on dokuza sıra bekliyor Memet. Genel ev gibi bir şey olmuştu o gece ve müşterisinin yüzüne bakmayan bir kevaşe gibi hissediyordu.
Esmer ve kara bakan bir çocuk Memet. Lakabı derli, belki de derdi kendine dert edinişindendir adı, durumu bir muamma. Bıyıklar terleyeli az olmuş ve inadına koca koca kadınlara aşık olmuş Memet. Birincisi Gülendam. Dul bir kadın. Mahallelerine geldiğinde Mehmet on beş Gülendam yirmileri tüketir ve çok işveli bir hatun. Bir bakışla tavlandı Memet kadın görmemiş ve kadına değmemiş bedeninin ani aldatmasıyla. Diliyle dudaklarını ıslatıyor ve ıslak düşler gördürüyor memet’e kadın Memet durur mu yaş on beş, Memet fişek, laf atıyor Memet. Salih Aga çakıyor tokatı Mehmet’e. Karı benim lan, diyor. Bitiyor Mehmet’in ilk aşkı ve başlıyor orda küfre sığınıp ağlayarak acıya meyilli bol aşklı hayat.

Rengahenk Sevişler

Naftalinli battaniyeler gibi siniyor kokum üstüne,
Sızıyorum içinin içimden çıktığı yere.
Kırmızı, kıpkırmızı düşler gösteriyorum sana.
Karıncalar yok, karartılmış ekranlarda,
Sansürlenemiyor serin gecelerde aşk.
Sanki o sinemada eski bir film gibi,
ağza takılıp uçurumlara düşen bir şarkı gibi,
düştün aklıma şimdi,
cemrem düştü bedenine.
Sesim sesini örttü,
Bedenim sıcak, bedenin sıcak
Gecem senle ılıdı,
Sabahım senle ışıdı.
Portakal bahçeleri gibi kokuyor saçın,
Şimdi kırmızının yerini turuncun aldı,
Adem'in çaldığı elmalı cennette
Havva o gece tamamlandı.
İs kokulu kentler gibi siniyorum üstüne,
Cadde cadde, sokak sokak sevişiyorum,
damla damla terler akıyor kanallarından,
Bir pazaryerinde siyah bir kadının bedeninde,
Bir pazarlığın tam orta yerinde,
Bir tüccarın oldukça şişman elinde,
Gümüş halkalar tutuyorum,
Bağlıyorum beni sana,
Düşüyorum, tutmana gerek yok;
O kadar uzun değil portakal ağaçları,
hem ben hayali bir çocuğum,
bu şiirde kanamıyorum.
Bir tiryakinin tütün kokusundan uzak,
Karanfiller kokuyorum, siniyorum tenine;
Karargah tenin, kaçış uzun
Meydan meydan, ülke ülke savaşıyorum,
Tek tek teslim oluyorum sana
Bir savaşın tam orta yerinde
Turuncu bayraklar salladım,
Beyaz havlular attım.
Gökkuşağının bittiği yerdeki cüceyim,
Sen koktuğum sabahın akşama bakan köşesindeyim.

Bir Seyyahtan Gelen Mektup

Bazı insanlar kendilerini dünya denen bu dev ülkenin herhangi bir şehriyle özdeşleştirip orası gibi olurlar. Yaşlandıklarında veya gençken gidip oraya yerleşmeyi hayal ederler. Bir çocuk için karamelli keklerden oluşan, içinde oyuncak trenlerin dolaştığı evler neyse, biz yetişkinler için de odur bu hayali şehirler mamafih bazen o şehirler vücut bulur. Bakmaya doyamadığınız, güzel, nefes kesen saçları, sizin çorak teninizin yanında bir yağmur ormanı kadar güzel gözüken muhteşem tenleri, karşı konulmaz sesleri olur. Omzunuza yaptıkları küçük dokunuşlarla hayatınızı değiştirirler, sizi yanağınızdan her öpüşlerinde onlara başka bir hayat borçlu olursunuz, isimlerini -soy isimleri onlara ait olmasa bile- gazetelerde gördüğünüzde, başka birine ait olduğunu bildiğiniz isme dair ayrıntılarda ararsınız onları. Yavaşça, belki de sinsice girerler hayatınıza. Çıkışları genellikle sizin asla anlamadığınız ve sadece onların dünyasına özgü sebeplere bağlıdır. Büyüklerdir sizden, muhtemelen sizden güzellerdir. Formülleri vardır onların, muhtemelen kaçırdığınız veya sevmediğiniz biyoloji dersinde aşk hormonunu nasıl kontrol edeceğinizi öğrenmemişsinizdir. Onlar ise herşey gibi bunu da biliyordur elbet. İşte o şehirlere daha çok bağlanır insanlar, bir dağın eteğinde yaşayıp her gün zirveyi hayal eden bir köylü gibi o aşk denen şeyin formülünü bulmak üzere hiç gidemezsiniz dağın eteklerinden, o şehir, o adam, o kadın farkınızda olmasa bile...

Onlar sizin geldiğiniz ve gideceğiniz yerleri önemsemez ve beğenmez görünseler bile bütün bunları, geleceğinizi,  yarını, düşlerinizi onlar için değiştirdiğinizi bilmezler. Şarkıdaki gibi* kapanmış kapılarından geçersiniz gerçek aşkları için, yanmayan bedenlerden geçersiniz ve yolunuzu silersiniz en sonunda... Geçmişinizi silip yeni bir gelecekle, emekleriniz elinizde, ailenize bile sırt dönüp o şehre doğru yola çıkarsınız.

Şimdi ben o şehirlerden birinin yollarında yürüyorum. Elimde kolunu bacağını yitirmiş bir sevgi var. Çalışıyorum, didiniyorum, küçük ya da büyük zaferler kazanıyorum. Kendi hayat şehrimin tam orta yerinde buluyorum her sabah kendimi, o köprünün üstünde...

Ben şehrin iki yakasını da seviyorum. Bir yanda o aşık olduğum yaka var, diğer yaka ise acımasız ve güç istiyor, kazanmanızı bekliyor sizden. Oysa ilk yaka daha zor geliyor bana, daha çok emek istiyor. Bu ikiye bölünmüşlük fazla gelmiyor, yolun sonunda şehri ele geçirdiğimde neler olacağını biliyorum. Hayat köprümü ayakta tutuyorum bu nedenle, dengeyi sağlıyorum. O yakalardan birinde hep seni bekledim. Her daim seni düşledim ben. Senin için yarattım orayı, senin resimlerinle dolu her yer. Sinemalarında başrolünde ikimizin oynadığı film var. Bütün billboardlarda senin o güzel dudakların var. Çok da yakışan parlatıcılardan birinin reklamı sanırım. Uzun zamandır yazdığım kitabım çıkmış. İkimizi anlatıyor. Adını sen koy diyorum, "Bu hayal bize bir numara büyük." diyorsun. Adı konulmamış bir roman oluyor romanımız. Adı konulmamış, sana asla söylemediğim bir aşkı anlattığından olacak diyorum.

İkimizin yaşadığı bu şehir dünyaya çok mu gelecek dersin? Sanmıyorum. Tanrı o kadar büyük ki, bizi de barındıracak bir yer yaratmış olmalı. Sence de Tanrı sandığım kadar büyük mü, ya da aşk?..

2005

 

 

* Şarkı:  Murat Çelik - Seyyah

 
Elegant de BlogMundi