iskambilden köprüler

İskambilden Köprüler 2004'te Sarphan Uzunoğlu ve Mehmet Eren Acararıcın tarafından kuruldu. Site 2007'ye kadar birçok yazara ve yüzlerce yazıya ev sahipliği yaptı.

Şimdi ise buna zamanın ardından bir araya gelip, kaptanların gemiyi terk etmediğini göstermek adına, daha farklı yaşanmışlıkları yazmak için kepenkleri tekrar açıyor.

2004 model köprü'yü ziyaret ettiniz mi?

su & mea
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2008 Salı

sokak..

Bu sokak hep çok karanlık gelmiştir bana. Hayır, sokak lambaları yanmadığı için değil. Ya da araba farlarıyla yıkanmadığından da değil ki kapalıdır ucu, çıkmazdır arabalara ve lambalar da gece gündüz ısrarla yanmaz. Karanlığı başkadır bu sokağın. Ne bir kapkaççı karanlığı, ne de çareyi tinerde bulanların. Daha çok, nasıl denir, huzura yakın, paylaşıma uzak derin bir fakirhane açmazı. Meteliksiz, düşmansız-ve dostsuz güzel bir karanlık…

Islık çalıyorum - derler ki beceririm çalmasını-. Ve karanlığı dolduruyorum uydurduğum ezgimle. Ellerim cebimde yine. Hiç şeytan gelmiyor bu sokakta gece çalınan ıslıklara. Taşları sayıyorum sokaktaki. Meraklanıyorum yine bin altı yüz otuz yedi çıkar mı diye. Evlerin ışıkları solukça yansıyorlar küçük ve biçimsiz taşlardan yüzüme. Üç yüz altmış beşte karıştırıyorum hangi taşta kaldığımı, ıslıklı ezgim doruk noktasına ulaşırken. Bir ağır küfür geçiyor içimden, böylece ezgide sessizliğe bürünüyor. Gülümsüyorum. Sokak yine beni yutuyor.

İlk kez çok eskilerden bir hanımefendiyle bulunmuştum bu sokakta. Ağlıyordu olanca ergenliğiyle. Ben yeni yeni farkına vardığım erkekliğimle sarılmıştım kendisine. Nitekim tahmin etmiştim ağlayacağını ama minibüsle gelemediğim sokakta, mendil de alamayacak kadar parasız beklemiştim kendisinin gelmesini. Dertlerimiz küçüktü o zaman, öpülemeyen bir dudak kadar. Ve ben o gün ilk kez tadına bakmıştım, başka bir insanın ıslak nefesinin. Merak etmeye çalıştım şimdi ne yapıyordur diye ama umursamamaya alışmışım uzun zamandır. Yapamadım.

Bu sokakta ilk sabahladığım gün de bu ilk geldiğim gündü. Tek tük insanlar gelip geçti yanımdan. Alışkın değillerdi pek benim gibi gülen suretlere sanırım. Dikkatle baktılar genişlemiş yüzüme. Sabaha doğruysa sağ arka ayağı aksak bir köpek ilişti yanıma. O zaman fark ettim hala gülümsediğimi; ağzımdaki toy tadı kaybetmek korkusuyla hiçbir şey yememiştim. Garipti. Çocuksuydu, saftı. Uzun süredir anlamını yitirmediği kadar.

Önemli olaylarımı burada sindirmeye alıştım. Sınavlarım, finallerim, tezkerem, evliliğim, terfilerim, ödüllerim, ölümlerim, düşüşlerim… Her geldiğimde biraz daha kaybettiğimi anladım saflığımı. Ve taşlar hep bin altı yüz otuz yedi kaldı.

Şimdi, az önce üşüdüğümü fark ettim. İlk kez üşüyorum sanırım burada. Nedenini merak ediyorum. Ve merak ettiğime şaşıyorum. Yoksa insan mıyım yine? Elimi kaldırıp bir hırka isteyebilirim. Hayır. Doyasıya yaşamaya koyuluyorum insanlığımı ve yalnızlığımı.

İlk işime gitmeden de buradaydım. Bir büyüğüm – taksiratını affetsin diyemem Allah’a affetmez zira- demişti ki; “ bir yerden sonra; tüm duyguların köreldikten, yüzünü kırmızı tatminden başka bir şey güldürmeyince, bir an olur. Yine ağlayabileceğini hissedersin. Sanki masumiyetin hiç kaybolmamış gibi. İşte evlat o zaman ölümü beklemelisin. Çünkü melekler kenara ittiğin güzellikleri, ne kaybettiğini bil diye son kez önüne koyarlar. Sonra da kurşunu yersin.”

“ Abi gidelim istersen.” Tarık titrediğimi görmüş olsa gerek. Ya da gözlerimin yaşardığını. Herhalde ilk kez görmüştü böyle beni, on beş yıllık; hayatımı kollama, hayatını öne sürme, ölme, öldürme, ceza kesme, adam kaçırma, adam zehirleme, suikast hayatında. Büyüğüm aklımda hala. Küfrediyorum ağlayarak içimden ve teşekkür ediyorum zavallı Tarık’a belki bir gün, belki beş yıl daha verdiği için. “Git lan başımdan. Hepiniz, sittirin gidin başımdan” sesim on üç yaşında bir çocuğun ağlayarak annesine bağırması gibi çıkıyor. Şaşırıyor Tarık. Adamlarımı toplayıp son model arabalarıma bindirip gidiyor. Hazırım. Pişmanım. Ama hazırım gitmeye, gönderilmeye.

Ah İlknur. Sen demiştin değil mi? “Demedi deme” demiştin. Çok güzeldin İlknur çok ateşliydin. Ve ben hiç kimseyi seninle seviştiğim heyecanla öldüremedim.

Vakit tamam. Taşlar da hala yerinde. Bin altı yüz otuz yedi. Yoksa karıştırdım mı sayıyı. Mümkün. Ama mühim değil. Duyuyorum geldiklerini. Biliyorum hiçbir şey sormadan uyuz bir köpek gibi vuracaklar beni bu köhne sokakta.

İlknur. İsmin ne de uygun. Poe şiirlerinde ki zorlama rastlantılar gibi. Nefret ederim Poe’dan. Pabucumun alegoriği. Anabel Lee’miş. Pöh. Poe. İlknur. Gözümün ilk nuru, tek nuru. Sen demiştin be İlknur. Ölürsün bırak demiştin. Ah be tatlım. Bilmezsin sen. Kolay değil bir tanem. Hayatım kolay değil.

Islığım yine yerli yerinde. Eskilerden bir ezgi hani taa ben gençken çalanlardan. -Ulan sokak sattın beni şeytanlara.-

Karşıdaki apartmanın her katından birer adam fırlıyor. Nereden öğrendiler acaba sokağımı. Uzun süredir gelmemiştim. Vuracak adam arıyorlar. Beni koruyor olmasını bekledikleri adamlarımı. Şaşırmışlardır kesin. Namussuzlar sizi. Şaşırırsınız elbet.

Görüyorum katilimi. Uzun siyah pardösü giymiş. Nerden öğrenirler bu ucuz mafya ayaklarını bilmem. Korkuyorum. Yıllar sonra ilk defa. Pişmanım. Öylesine pişmanım ki körelttiğime duygularımı. Ağır geliyor şimdi yeniden duymak, insanı insan yapan şeyleri. Alçak melekler. Mutsuz gönderiyorlar beni zebani akrabalarına.

Sokağı boyayan bir klik sesi. Şakağıma dayıyor pardösülü. Gülümsüyorum. Delikanlılık – artık ne demekse- yapıyor aklı sıra yüzüme bakarak. Zavallı. Söyle İlknur sen bilirsin ölmeyi, sözlerim yarım mı kalır? Düşüncelerim devam eder mi anlatmaya? Meraklıyım pek. Şu melekler yüzünden. Kanım bin altı yüz otuz yedi taşa da değer mi acep? Kelime-i şahadet getirsem cennet’e bir kerecik olsun bakabilir miyim sence? Yaradan affeder mi acaba bu şuursuz ku….

…meren

8 Eylül 2008 Pazartesi

Cinayet...


Ben her cinayetimde önce kendimi öldürürüm. Kaza süsü vermem hiçbir şeye, yaptığımı belli eder, iz bırakırım. Çünkü benim cinayetlerimde acı vardır, hüzün vardır ve ölüm gerçek bir ölüm değildir. Bir terk edişin bıraktığı sonsuz karanlıktır bu. İçine işler, yüzünü kemirir, vücudunu çürütür. Sende seni sen yapan şeyi alıp gider benim cinayetim; ama ben sandığından masum bir katilim.


Acıma duygum vardır. O yüzden hep bir anda çekip giderim. Aylar süren bir cinayeti arzulamışlığım çoktur; ancak bir cinayeti çok kişiyle işleyemem. Başka bir bedende kaybolurken seni öldürmeyi arzulamak yanlış gelir, aldatamam bir başkasının kanıyla seni. Bu benim için bir iştir çünkü. Seni öldürmekse bir zevk, sonu gelmeyen bir sevişme gibidir. Gidip gelişlerim ölümedir senleyken, o son ansa arkamı dönmeden ve ağladığını bilerek yürürken yaşarım. Benim boşalmam, senin gözyaşların, senin kendinden geçmiş yalnız ve ölümlü çığlıklarındır.

Ellerini tuttuğum tüm kadınları öldürmem gerekecek, üzgünüm seni de. Bırakmamalıydınız o eli. Bir sarmaşık gibi sarmalasaydınız bedenimi, işte o zaman affedebilirdim sizi; ama olmadı. Başaramadınız. Jiletin keskin yüzü sana denk geldi, kesmeyen yüzü bana. Hayat adil değildir; ama ölüm adildir. 

Hayata göz kırpan adam

“Bana göz kırpma” dedi kız. “Ben senin arkadaşın değilim ve öylede hissetmek istemiyorum”. Halbuki adam yaradana bile göz kırpardı. Samimi, yakın, sıcak. Adam eğildi kızın incecik, şiir gibi dudaklarına -ki o dudaklara ne şiirler yazılmıştır- bir öpücük kondurdu. Kız anladı.
Adamı bekliyordu arkadaşları. Merakla soran gözlerle. Adam halletmişti alışkın olduğu üzere. Kısacık kırptı sol gözünü. Samimi, muzip, sıcak. Arkadaşları anladı. Beş dakika sonra kahkahaları, sınıftan koşarak çıkan öğretmenin çığlıklarına karışacaktı.
Adam ve kız listeyi inceliyorlardı elele. Başarı, kucaklamıştı onları bir daha. Sarıldılar. Şiir gibi dudakları sessizce okudu yine adam. Telefonu aldı eline. Dost ses karşıladı merakla. Adam gözünü kırptı yine. Telefon taşıdığı sese bir de iki göz kapağının öpüşmesini ekledi. Dost ses anladı...
Kalabalık ve gürültüyle yıkanmış ve neden hala kirli kalabilmiş bir garda şimdi adam. Çok ötelerden bir özür, sevilmeye başarıya mutluluğa karışmış. Adam buna birde, hemencecik bulduğu eve dönüş biletini ve aşureyi ekledi. Şükretmek istedi hep yaptığı gibi. Dolunayın yokettiği yıldızlardan yana kaldırdı başını. Sol gözü inip kalktı sağın yokluğunda. “O” anladı...




Harem otogarı

7 Eylül 2008 Pazar

Artık Sevgilim Değilsin

Duvara yaslanmış tellerinden biri kopmuş gitar… Ellerime aldığımda kendimi nasıl bü

yük, nasıl sıradışı hissettiğimi hatırlıyorum. Bir başkası için değil kendim için yapmak istediğim bir şey olduğunu onu çalmanın ve o gitarla bir gün bir sahnede hayatımın en büyük doyumunu yaşamanın hayalini. Bazen gecelerce uyumadım öğrenmek için, bilenlerine sorduğum gün uzaklaştı benden, her gitar gibi oldu, başka parmaklar başka  duygular gezdi sanki üstünde. Her gitar gibi ömrü geçmişti ve asla kurtulamayacağım bir anı gibiydi.

Belki de budur seni en iyi anlatan. Elime aldığımda bana özgürlüğü tatma şansı veren, kendimi hayat sahnesinin doruğunda solo atarken görmemi sağlayan. Her aşk içimde kendi rockstarımı yaratıyor benim. Bazen çok obsesif, bazen çok rahat, bazen çok tutkulu. Senleyken hangisiydim, senleyken neydim, kimdim? Yaratım süresinde uyuşturucuya ya da kötü bir prodüktöre kurban gitmiş gibiydim senle ben. Elbette başkalarına sordum önce, aşkın ne olduğunu, kadınların nasıl mutlu edilebileceğini sordum. Karşılığında aldığım öğütlerden sadece “kadınlar mı, onlar seni yaralamaktan başka bir şey yapar mı sanıyorsun?” diyeni hatırlıyorum bugün. Sen üstüne çok düşünülmüş, sen içimi ele geçirmiş; ama beni büyütmek yerine beni çürütmüş bir hayalsin. Ne miydi seni o gitara benzeten. Bizim şarkımızın eksik notası mı  vardı  yoksa sözler mi hatalıydı…

Senin nakaratın yoktu belki de. Sen söyleyemiyordun, sen sevsen bile beceremiyordun anlatmayı. Bir hiçe aşıkmışsın gibi, bana varlığımı gösteren ayna olmadın hiç. Senin varlığınla idare edişimdi zaman.

Yoruldum, aynalara bakamaz oluşum da bu dönemdi belki de. Sen bana ben olduğumu hiç hatırlatmadın, nakaratını ne söyledin ne de yazdın bu şarkının. Kendi yazdığım şarkıya geri vokal yapmak koyuyor bana.. O yüzden bir başka aşkın bitiş şarkısı sürüklüyor beni geceye: “Artık sevgilim değilsin…”

Aslında Giden Değil Kalandır Terk Eden...

Misafirlikten kalkamamanın verdiği tedirginlik. Bilir misin bu duyguyu? Hani iki kişi gitmişsinizdir de diğerinden beklersin hep ilk hamleyi. Bu öyle kolay da değil. Tek kişi geldim ve kalkmalıyım. Bu ev, bu ev sahibi o kadar da tanıdık gelmiyor artık. Aynada kendini görmüyor olabilirsin. Belki de bakamıyorsun artık aynalara...


Biliyor musun, görüntün artık korkunç geliyor bana. Bir gidiş, bir bitiş, bir terk ediş tek hatırlattığın. Oysa ne kadar bendenin, ne kadar yakın bir bedendin başladığında her şey. Neyini sevdim, onu bile hatırlamıyorum şimdi! Yazık, değil mi? Hem de çok yazık emin ol... Yani bu kadar bıktırabiliyorsan kendinden, bu kadar yorabiliyorsan.


Karanlık bir güç tarafından emilip yok edildi hayat enerjim. Güz falan değil bu, başka bir şey. Bencilleştirdi beni önce. Artık yeteri kadar sen ya da bir başkası kalmadı içimde; ama yeteri kadar ben de kalmamış bende.


Bensizliğim bana ağır geldi, sen beni suçladın bu yüzden. Garipti. Kayıplar gariptir, kendini kaybetmek benim kitabımda trajik.


Şarkı bitiyor...


Isınıp uyumayı unut,

Sarılıp ağlamayı da....


2004'ten kendime mektuptur...



En Sevdiğim Kadın

En sevdiğim kadın, diye başlamak istiyorum bazen. Sola yatık yazmamayı öğretmiştiler bana, kalbimin olduğu yöne eğilmedim o günden beri. Korktum, kaçtım ondan. Sol elle yazmak bile sakıncalıydı ki sol elle düşünmek sol taraftaki o hayvanı harekete geçinmek zaten yasaktı. Bu yüzden en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum.

Çünkü sevdiğimi nasıl anlatacağımı eskisi kadar iyi bilmiyorum. Bildiğim şeyler var elbet. Gidişinin çok koyduğu gerçeğinden bahsetmeye ne dersin? Dokuz yıl olmuş biliyor musun? Dokuz koca sene sonra gidişini kime anlatabilirim ki? Bir ölümden farkı nedir bu gidişin? Kelime oyunlarının iflah olmaz kazananı olduğum kadar bu oyunların sonuçlarına katlanan hep bendim. Belki de tüm o oyunların şarapnel parçası bizimse yaralananlar olduğumuz bu saldırı bir gün geçer.

O güne dek en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum. O güne dek biliyorum ki o üç harfli şeyi içimize kim ya da ne yazdıysa acı çekmemizi istiyor olmalı.

Bir Şehir Hikayesi

Çocukluğumun,bebekliğimin geçtiği yeri anlatmak için çok çocuk ya da çok genç olduğumun farkındayım;ancak oranın bana hissettirdiklerini anlatabilecek kadar yaşlı hissediyorum. Şehir olarak terk ettiğim,hayatım boyunca sokaklarından korktuğum yere döndüğümde yaşlanmış bir akraba gibi bulacağımı bilmiyordum O’nu. Tahmin ediyordum saçlarına ak düşmüş olabileceğini,yavaş yavaş duymamaya başlayacağını,huysuzlaşacağını,beni önce yadırgayacağını biliyordum tabii ki. Alışık değildi böyle şeylere. Sokaklarında lastik ayakkabılarla yürüdüğüm bana ilk dersimi veren ilk korkum ilk aşkım ilk yaz sabahım ilk kış günüm beni böylesine üzmeyecek sanıyordum.
Ayakları tutmuyordu. Bundan olacak tüm gazeteler bir başka komşu aracılığıyla getiriliyordu bu yaşlı kadına. Alışverişini başkaları yapıyordu. Evinde yemek bile pişmiyordu;komşular bakıyordu O’na. Bakışları değişmişti. Sevecenliğin yerini korkaklık almıştı. Güvenmiyordu insanlara. Torunları çocukları bambaşkaydı. Bıraktığımda benle yaşıt olanlar büyüyüp ya bir markanın ya da bir şey olmanın verdiği keyfin esiri olup şehri terk etmişler ya da yaşadıkları şehri bu güzel kadının yanıbaşında olmalarına rağmen yalnız bırakmışlardı. Saçlarını kestirir gibi yollarını yaptırmışlardı şehrin. Taşların üstüne taşlar koymuşlardı. Makyajı güzeldi ama kapatmıyordu kırışıklıkları. Unutulmuşluk denen şey birkaç taş parçasının,büyük binaların,para getiren sanayi tesislerinin,birkaç gazete haberinin silebileceği bir şey değildi. İlk dostları çoktan terk etmişti şehri. Aslında bu tam bir terk ediş sayılmazdı. Yere dik duran taşlar olup toprağa karışmışlar en sonunda bir bahar çiçeği olarak kokularını sarmışlardı şehre. Büyük dedelerim büyük annelerim vardı şehrin kokusunda. İçime çektim gelmedi koku,git dedi: sen yabancısın. Yalandan da olsa gözyaşı dökmesini isterdim bu git’ten sonra. Bakmadı bile şehir. On iki yıllık evimin önünden geçtim. Balkonunda başka bir kadın oturuyordu ne annem kokuyor ne de babam gibi soluyordu. Evin hemen altındaki dükkanda alışık olmadığım şeyler satılıyordu,çocukken veresiye defterini kabarttığım pastanedeki adam bile zor tanır olmuştu beni ve hala doğru söyleyemiyordu adımı. İlkokul sırasından tanıdığım arkadaşımı gördüm. Selam verecek oldum,o da kadın kadar huysuz muydu yoksa kadını unutanlar kadar vefasız mı,bilemedim. Geçip gitti yanıbaşımdan. Din dersinde çektiğimiz kopya da boşa gitmişti,kutuda kalan son 0,5 uç da. Unutulup gitmişti işte,bir çocuk olmuştum gözünde,öğretmenin yanında bir yerde mavi önlüklü bir hatıra,o kadar işte. Beni kollarımdan çekerek zorla aldıkları şehir,beni zorla atıyordu dışarı. Unutulmuş bir yumurtada şans eseri doğmuş piç bir kaplumbağa gibi duruyordum ortalıkta. Kimse sormuyordu,kimse neden geldin bile demiyordu,herkes unutmuştu,kadın benim için de ölüyordu.
Kapıyı kapatalı çok zaman olmuştu. Bu bir terk ediş değil buruk bir ikinci veda olacaktı. Fotoğrafları bile sararmış bir akrabayı yıllar sonra denecek kadar uzun bir zaman sonunda gördüm. Elleri titriyordu. Tutayım dedim,kalayım çocuk olarak,yarın izin vermiyordu. Ne gidebildim ne kalabildim şehirde. Bu sefer ben şehri değil,şehir beni terk etmişti.

Sarphan Uzunoğlu
01/09/06

Memet

Eskimiş terlikler duvara yaslanmış temizlikçi kadın tarafından ve terlikler bulunamıyor tek kişiye uygun iki kişilik hücremsi odanın içinde. Parmaklar soğuk ve pijama da kalın geliyor Ege’nin öptüğü şehrin gecelerine. Oysa düşleri başka insanları’na uygun bir akşam değil bu. Düşlerin de kusurları var ve her hayal uğruna yaşanacak bir şey vermiyor insana. Aklından bunlar geçti. Şarabı bırakıp düşe başladı o an Memet. 
Şarabı yeni bitmiş, dolduranı yok ki! Hava nemli ve ağır. Koğuşlarına yalnızlık çökmüş yatakhanenin ve arkadaşlar zevk-i sefa’da malum mekanlarda.
Memet de isterdi kırmızı bisiklete binen bu ince belli pembe dudaklı kızın romanını her okuyuşunda aynı tadı almayı. Olmuyor,olamıyor. Kitapları var Mehmet’in boy boy. Bu gece gazeteler almış, gazetelere bağlı olarak Memet’in başını bir keder almış ve buna rağmen merakla gazetelere bağlı Memet. Nüfusunda Mehmet yazar;ama inadına sesleniliş biçimi Memet ve çok uyuz olur buna. Romantik ve kaleminden güzellik damlayan bir Can’ın yazısını okuyor. Aziz Dede’nin emanetlerine manevi torunlarına sırf dedelerini sevmedikleri için tacizci damgası vuranları okuyor, aydınını yakan aptal halka kızıyor haklı biçimde. Ceset gibi soğuk kendine dokunduğunda Memet. Tanımadığı bir şehirde onca mezarlık var yerini bilmediği ve her gece o mezarlıklardan daha soğuk bir yerde uyuyor. Gün onu çok yormuş gözlerini kaşıyor. Musalla taşına değmeden, kilise çanını duymadan uyanası var ve hoca da çok damardan okuyor ezanı. Bilmediği mezarlıklara yanaştı ve düşünde toprağa gömdü kendini. Elinde bir şeyi yoktu. Bir çakmak belki, kendini,aşktan ölmüş kendini, çıyan ve yılanlardan yalan da olsa koruyacak. Hiçbir şey rastlantı değildi ve bir Musevi ne kadar kindarsa Hitler’e ki bıyıklarının şekli bile kin duygusu oluşturur insanda, öyle karşıydı sahilde yalnız içilmiş bir öküzgözüne. Bok gibi hissediyordu Memet. Çünkü okulu tüketmeyi geçmişti çoktan, sabaha pandik atan geceyi tüketmenin yollarını arıyordu. Bildiği şeyleri ona öğretip öğrettim sananlara gülüyordu ve onların bunları kendi başarısı sanmalarına yalancı gülümsemelerle cevap veriyordu. Emindi ki başarılı olması, Memet’in yaşadıkları umurlarında değildi ve olmayacaktı, yirmi birinci yüzyılda insanın değeri fabrikadaki sakız kadardı ki sakızı almak parayla ; oysa can almak bedavaydı. Kaç Memet kıçı üşümüştü o sıralarda ve yapmacık seslerle kaç osuruk gizlenmişti kim bilir?
Sahile indi. Bir banka oturdu ve çay aldı bisikletli seyyar çaycıdan. Kumrucuyu bir kenara çekip aldıktan sonra kumrusunu en akşam akşam soğumuş tarafından bir güzel karnını doyurdu. Yalnız bir boka benzemeyecek diyordu yanındaki sarhoş sigara için ve sarhoşun sigara teklifini reddetti, sigara içmezdi, kendini öldürmek için daha güzel yolları vardı.Bir sabah ya da akşam vakti bile olmayan o götü boklu akşam saatinde kimseyi görmeyecek ya da görmek istemeyecek kadar yalnız. Tanrı biliyor razıydı burayı bırakıp gitmeye. Memnun değildi dört duvarından ve hayat damarlarının tıkanıklığından bu şehrin. Ruhun odalarında gezinip durdu. Hatıra defterleri, eski sevgililer ve sevgililerden kalma kokular bulup, yanında olmayan esmer, kumral ve sarışın kadınlara dokundu. O gün Memet kendini unutsa bulacak kimsesi yoktu serin ve bir o kadar da kirli sularda.
Kendini unutamayacak kadar çok seviyordu Memet. Elleri ve eldivenciyle arası soğuk Memet’in. İzmir’in yüze tokat gibi çarpan rüzgarlı eziyetli sokaklarında kimseyle sorunu yoktu.. Savaşı kendisiyle ve geçmişiyle. Unutamadığı kadınları oldu ve unuttuğu kadınlar ve henüz on yedi ya da on sekiz belki de on dokuza sıra bekliyor Memet. Genel ev gibi bir şey olmuştu o gece ve müşterisinin yüzüne bakmayan bir kevaşe gibi hissediyordu.
Esmer ve kara bakan bir çocuk Memet. Lakabı derli, belki de derdi kendine dert edinişindendir adı, durumu bir muamma. Bıyıklar terleyeli az olmuş ve inadına koca koca kadınlara aşık olmuş Memet. Birincisi Gülendam. Dul bir kadın. Mahallelerine geldiğinde Mehmet on beş Gülendam yirmileri tüketir ve çok işveli bir hatun. Bir bakışla tavlandı Memet kadın görmemiş ve kadına değmemiş bedeninin ani aldatmasıyla. Diliyle dudaklarını ıslatıyor ve ıslak düşler gördürüyor memet’e kadın Memet durur mu yaş on beş, Memet fişek, laf atıyor Memet. Salih Aga çakıyor tokatı Mehmet’e. Karı benim lan, diyor. Bitiyor Mehmet’in ilk aşkı ve başlıyor orda küfre sığınıp ağlayarak acıya meyilli bol aşklı hayat.

Bir Seyyahtan Gelen Mektup

Bazı insanlar kendilerini dünya denen bu dev ülkenin herhangi bir şehriyle özdeşleştirip orası gibi olurlar. Yaşlandıklarında veya gençken gidip oraya yerleşmeyi hayal ederler. Bir çocuk için karamelli keklerden oluşan, içinde oyuncak trenlerin dolaştığı evler neyse, biz yetişkinler için de odur bu hayali şehirler mamafih bazen o şehirler vücut bulur. Bakmaya doyamadığınız, güzel, nefes kesen saçları, sizin çorak teninizin yanında bir yağmur ormanı kadar güzel gözüken muhteşem tenleri, karşı konulmaz sesleri olur. Omzunuza yaptıkları küçük dokunuşlarla hayatınızı değiştirirler, sizi yanağınızdan her öpüşlerinde onlara başka bir hayat borçlu olursunuz, isimlerini -soy isimleri onlara ait olmasa bile- gazetelerde gördüğünüzde, başka birine ait olduğunu bildiğiniz isme dair ayrıntılarda ararsınız onları. Yavaşça, belki de sinsice girerler hayatınıza. Çıkışları genellikle sizin asla anlamadığınız ve sadece onların dünyasına özgü sebeplere bağlıdır. Büyüklerdir sizden, muhtemelen sizden güzellerdir. Formülleri vardır onların, muhtemelen kaçırdığınız veya sevmediğiniz biyoloji dersinde aşk hormonunu nasıl kontrol edeceğinizi öğrenmemişsinizdir. Onlar ise herşey gibi bunu da biliyordur elbet. İşte o şehirlere daha çok bağlanır insanlar, bir dağın eteğinde yaşayıp her gün zirveyi hayal eden bir köylü gibi o aşk denen şeyin formülünü bulmak üzere hiç gidemezsiniz dağın eteklerinden, o şehir, o adam, o kadın farkınızda olmasa bile...

Onlar sizin geldiğiniz ve gideceğiniz yerleri önemsemez ve beğenmez görünseler bile bütün bunları, geleceğinizi,  yarını, düşlerinizi onlar için değiştirdiğinizi bilmezler. Şarkıdaki gibi* kapanmış kapılarından geçersiniz gerçek aşkları için, yanmayan bedenlerden geçersiniz ve yolunuzu silersiniz en sonunda... Geçmişinizi silip yeni bir gelecekle, emekleriniz elinizde, ailenize bile sırt dönüp o şehre doğru yola çıkarsınız.

Şimdi ben o şehirlerden birinin yollarında yürüyorum. Elimde kolunu bacağını yitirmiş bir sevgi var. Çalışıyorum, didiniyorum, küçük ya da büyük zaferler kazanıyorum. Kendi hayat şehrimin tam orta yerinde buluyorum her sabah kendimi, o köprünün üstünde...

Ben şehrin iki yakasını da seviyorum. Bir yanda o aşık olduğum yaka var, diğer yaka ise acımasız ve güç istiyor, kazanmanızı bekliyor sizden. Oysa ilk yaka daha zor geliyor bana, daha çok emek istiyor. Bu ikiye bölünmüşlük fazla gelmiyor, yolun sonunda şehri ele geçirdiğimde neler olacağını biliyorum. Hayat köprümü ayakta tutuyorum bu nedenle, dengeyi sağlıyorum. O yakalardan birinde hep seni bekledim. Her daim seni düşledim ben. Senin için yarattım orayı, senin resimlerinle dolu her yer. Sinemalarında başrolünde ikimizin oynadığı film var. Bütün billboardlarda senin o güzel dudakların var. Çok da yakışan parlatıcılardan birinin reklamı sanırım. Uzun zamandır yazdığım kitabım çıkmış. İkimizi anlatıyor. Adını sen koy diyorum, "Bu hayal bize bir numara büyük." diyorsun. Adı konulmamış bir roman oluyor romanımız. Adı konulmamış, sana asla söylemediğim bir aşkı anlattığından olacak diyorum.

İkimizin yaşadığı bu şehir dünyaya çok mu gelecek dersin? Sanmıyorum. Tanrı o kadar büyük ki, bizi de barındıracak bir yer yaratmış olmalı. Sence de Tanrı sandığım kadar büyük mü, ya da aşk?..

2005

 

 

* Şarkı:  Murat Çelik - Seyyah

 
Elegant de BlogMundi